Hafta Başı (71): ABD İran'a saldırırsa... | Ortak rapor ve sürecin devamı

23.02.2026 medyascope.tv

23 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda yine Kadri Gürsel'le birlikteyiz ve bu hafta neler olabileceği üzerine biraz kafa yoralım. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: İstersen önce bölgemizden başlayalım. Yılan hikâyesine dönen ABD İran görüşmeleri var. Taraflar, sanki iyi gidiyormuş gibi bir hava yaratıyor. Ama bir yandan da Trump'ın İran'a saldıracağı söyleniyor; geniş kapsamlı olmasa da bir saldırı olma ihtimaline çok ciddi bir şekilde vurgu yapılıyor ve Türkiye de baştan itibaren buna karşı bir pozisyon alıyor. Bunun bir rejim değiştirme saldırısı gibi olmadığını tahmin ediyorum. Trump’ın kafasında bir şey varsa, daha çok, müzakerelerde İran'ı sıkıştırmak için bir gözdağı gibi olabilir diye düşünüyorum. Ama bir yandan da İsrail'in İran'a yönelik müdahale konusunda çok daha büyük beklentileri oldu, bu da ortada. Ne dersin, ha bugün ha yarın denen saldırı yaşanabilir mi? Geçen seferki gibi kapsamlı bir saldırı beklemiyorum açıkçası, ama yine de bunun sağı solu belli olmaz tabii.
Kadri Gürsel: Evet, daha önceki programlarda da konuştuğumuz gibi, Trump yönetiminin talepleri gerçekten çok ağır. İran'daki rejimin bir nevi kendini inkârı ve kapitülasyonu anlamına geliyor. İran'daki rejimin tam teslimiyetini istiyor. “Balistik füze programını sona erdir, nükleer programını sonlandır, uranyumu zenginleştirme, zenginleştirdiğin uranyumu da teslim et. Bir de, Lübnan'dan Yemen'e kadar, oradan Irak'a ve Suriye’ye -Suriye’de artık zaten kalmadı ama bu, her zaman potansiyel olarak var- vekil unsurlara olan desteğini de sonlandır’’ diyor. Aslında bütün bunlar bu rejimi tarif eden hususlar, ‘’Bunlardan vazgeç” diyor. Gözlemciler, “Amerika Birleşik Devletleri tarihinde bu kadar büyük bir askerî yığınağın, bir savaş ve bir saldırı, operasyonla neticelenmediği görülmemiştir. Bölgeye bu kadar büyük bir asker yığıyorsa bunu mutlaka kullanır” yorumunu yapıyorlar. Bunlar genellikle Fox News tarafından, İsrail cenahından gelen yorumlar. Ama eğer mollalar, rejim, bu taleplere ‘’evet’’ derse, zaten Amerikan vergi mükelleflerinin, bu yığınak dolayısıyla ceplerinden çıkan para, Trump yönetimi açısından fazlasıyla doğru kullanılmış olacak. İlla da kullanmak zorunda değil. Fakat acaba İran yönetimi buna ‘’evet’’ der mi? Bir de tabii ‘’evet’’ dediği takdirde taahhüdün yerine gelip gelmediği hususunda denetim olacak. Bu, aslında koskoca gelenekleri, kültürü, tarihi çok eskilere giden, çok köklü olan bir ülkenin paryalaşması anlamına geliyor. İran'daki rejim, savaşmadan, çatışmadan, direnmeden, tıpkı, 1991'deki Birinci Körfez Savaşı'nın akabinde Irak'ın başına geldiği gibi bir uluslararası parya hâline gelmeyi kabul eder mi? Bunu bekleyip görmek gerekecek. Ama benim de öngörüm İran'daki rejimin bir çatışmayı göze aldığı, alacağı yönünde. Çünkü rejim, elindeki bütün imkânları kullanarak, bu saldırının maliyetini Amerika'ya ve müttefiklerine azami ölçüde ağır bir şekilde bindirmek, arttırmak yönünde bir şeyler yapmayı ve bu sayede ülkede şu an kendisini çok zorlayan toplumsal siyasal kriz durumunu da aşmayı ümit ediyor olabilir.
Hatırlamak lazım, 1980'de, hemen devrimin akabinde, Irak'ın İran'a saldırısı da aslında rejimin konsolidasyonu açısından böyle bir sonuç yaratmıştı. Rejim, Irak'ın saldırısını fırsat olarak görüp, muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmayı başarmıştı ve konsolide olmuştu. Aynı şey bugün tekrar eder mi? Tabii bu bir soru işaretidir. Benim düşüncem tekrar etmeyeceği yönünde. Çünkü aynı suda iki kere yıkanılmaz. Aradan 50 yıla yakın bir zaman geçti. Amerika'nın, Trump yönetiminin yapmak istediği şey, bir rejim değişikliği değil bence. Çünkü rejim değişikliği olması için, mevcut rejimin, denizden havadan -ama karadan değil- saldırılar yoluyla bir hayli zayıflatılmasının akabinde, potansiyel olarak örgütlü ve silahlı bir muhalefet potansiyelinin olması lazım ki o rejim değişebilsin. Ya da rejimin içinden başka bir unsurun, durumdan vazife çıkarıp müdahale etmesi ve Amerika'yla yeniden müzakere şartları oluşturması lazım. Rejim değişikliği diye tarif edilen, beklenen şey ancak ikinci şıkta olabilir. Çünkü İran'da bir alternatif oluşturabilecek büyük bir örgütlü muhalefet, bir siyasi parti ya da bir grup yok İran'da. Zaten bunun çaresizliği nedeniyle sokaklara inenler, 1979'daki İran Devrimi’nde, henüz çocuk yaştayken, babasıyla birlikte ülkesini terk etmek zorunda kalmış olan ve hayatının son 50 yılı sürgünde geçmiş olan devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi'den medet umuyorlar; meydanlarda onun adını bağırıp çağırıp çağırıyorlar. Çünkü başka bir alternatif yok.

Ruşen Çakır: Geçen gün Kadıköy Çarşısı’nda dolanırken genç bir kadın gördüm. Çarşının içerisinde küçük bir kilise, önünde de küçük bir meydan var. O meydanda kadın üzerine yafta gibi bir şey asmış. Ama kıyafeti heavy metalci gibiydi. İran için destek istiyordu. Türkçe bir metin yazılıydı ve “Rıza Pehlevi” diyordu. Şaşırdım. Ama sessiz bir eylem yapıyordu, dimdik durmuş. Rıza Pehlevi yazısını gördüm, gidip ne yapmak istediğini sormayı düşündüm ama sonra vazgeçtim.
Kadri Gürsel: Daha önce de söylediğimiz gibi, Rıza Pehlevi'nin devlete hâkim olacak, devleti yönetecek ne gücü ne kapasitesi ne tabanı var. Ama onun adına hareket edebilecek kadrolar var mıdır, ben böyle bir şeyin gerçekleşeceğini zannetmiyorum. Bu bir sembol, başka ülkelerde de mukayesesi yapılabilir. Türkiye açısından bakalım; bu Amerikan saldırısının gerçekleşmesi hâlinde Türkiye'yi rahatsız edecek başlıca iki ya da üç faktör ortaya çıkacaktır. Birincisi, şu an kış aylarındayız. Türkiye'nin doğalgaz ithalatında İran 4. sırada. Onun bir tabiri var, “bcm’’ (billion cubic meters) olarak ifade ediliyor. Milyar metreküp sanıyorum, kimseyi de yanıltmak istemiyorum. Biz rakam vermeyelim, %10-15’i olduğunu öğrendim, Türkiye'nin doğalgaz ithalatında 4. sırada.  Bu kesilirse, kış aylarında sorun çıkabilir. Türkiye'nin doğalgaz depolama kapasitesinin bunu karşılama imkânı var mıdır yok mudur, o da ayrı bir soru işareti. Bu konu çok belirli değil. Eğer bu saldırılar sonucunda İran'da kamu düzeni çökerse, doğalgaz arzında bir problem yaşanabilme ihtimali var.
İkincisi burada iktidar tarafından hiç dile getirilmeyen bir şey var. Rejimin değişmeyeceği ama çok zayıflatılacağı ve adeta kamu düzeninin çökebileceği ihtimalini göze alarak söylüyorum: İran Kürdistan'ında, Kürtlerin Rojhilat diye tâbir ettikleri bölgede bir iktidar boşluğunun ortaya çıkması ve bu boşluğun bölgedeki Kürt örgütleri tarafından doldurulması. Bunlardan biri de PKK'nın İran kolu olan PJAK. Aynı zamanda İran Kürdistan Demokrat Partisi var. Buna benzer bir durum, İran Devrimi sırasında, ondan sonra Irak-İran Savaşı'nda da yaşanmıştı. Öyle bir durum olursa geçici mi olur?  Büyük ihtimal geçici de olabilir. Ne olacağını bilemeyiz. Ama ortaya çıkan tabloya baktığın zaman, Rojava'dan Rojhilat'a kadar, Suriye, Irak ve İran boyunca, Türkiye'nin doğu ve güney sınırları boyunca, ki hatırlarsan, 2019-20'ye kadar ‘’koridor’’ konusunda süren bir endişe, korku ve tehdit algısı vardı; öyle bir coğrafî devamlılık ortaya çıkabilir. Bu coğrafî devamlılık ortaya çıkarsa, buna karşı bölgedeki diğer Arap, Türk ve Acem unsurlarının tepkisi ne olur, nasıl bir şey çıkar, bilemem tabii. Fakat böyle bir oluşum ortaya çıkabilir.
Bir de sınırdan mülteci akını deniyor ama İran'da iç karışıklıklar olursa, bu saldırının neticesinde bir boğazlaşma, eskilerin deyimiyle mukatele tarzı bir şey yaşanırsa, evet, kendini güvende hissetmeyen halk, yakındaki ülkelere sığınma yönünde bir tepki gösterebilir. Türkiye’yi tehdit eden bu üç faktör potansiyel olarak var sanki.

Ruşen Çakır: Her hâlükârda, İran üzerinden yeni bir istikrarsızlaşma, Ankara'nın tercih edeceği bir şey olmayacak.
Kadri Gürsel: Hiç tercih edeceği bir şey olmayacak elbette ki. Bunun sonuçları olur. Türkiye'deki süreci de bir şekilde etkiler. Nasıl Suriye etkiledi, hâlâ da etkiliyor, ama daha az etkiliyor. Ama İran'da ortaya böyle bir tablo çıkarsa, bir iktidar boşluğunun Kürt örgütleri tarafından doldurulması ve bunun tabii ki Batı ve Amerika tarafından desteklenmesi hâlinde, benzer rahatsızlık durumu krize evrilebilir, böyle bir tablo ortaya çıkabilir. Bu bakımdan yaşanacakları izlemek ilginç olacak.

Ruşen Çakır: Biraz da içimize bakalım. Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasıyla beraber, işin daha da sertleşeceği yorumları yapılıyor, ki ben de buna katılıyorum. Zaten yaptığı ilk açıklamalarda, ilk talimatlarda, ilk görevlendirmelerde bunu görüyoruz. Salon nedeniyle bir ihtimal ertelenecek diyorlar ama 9 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi duruşması başlayacak, o çok önemli bir olay olacak. Siyasî iktidar onu çok sıkı bir şekilde kontrol altına almak isteyecek. Oranın bir CHP ve İmamoğlu propagandası zemini olmasını engellemeye çalışacaklar, o çok kritik bir husus. Ama yeni davalar açılabilir, yeni soruşturmalar olabilir ve hatta, şu anda bildiğin gibi istinafta olan CHP Kurultay davasının iptal edilip, mutlak butlan hikâyesini tekrar gündeme gelebileceği spekülasyonları da yapılıyor. Burada birtakım detaylar da var, Kılıçdaroğlu değil de başka isimlerin kayyum olarak atanabileceği söyleniyor. Gürsel Tekin’in ismi ilk başta geliyor, herhalde İstanbul'da kendini kanıtladığı için. Zaten kıskaçtaki CHP'yi yargı eliyle iyice sıkıştırma, alanını daraltma olayları. Bir diğer husus da zaten Keçiören olayında gördüğümüz gibi, birtakım belediye başkanlarını CHP'den koparılması da olabilir. Hep birtakım isimler dile getiriliyor.  Bunlara büyük ölçüde bir tür şantaj yapılıyor, aksi takdirde yolsuzluk soruşturması açılıyor. Mesela Aydın'da öyle olmuştu biliyorsun.
Kadri Gürsel: Evet.

Ruşen Çakır: Yani CHP yine bir türlü kendi işine bakamayacak ve yine siyaset yapmak yerine adliye koridorlarında sürekli yeni birtakım operasyonlar, yeni birtakım suçlamalar, yeni birtakım tertiplerle uğraşmak zorunda kalacak. Ortaya böyle bir olay çıkıyor. Geçen sefer CHP Kurultay davası sonuçlandığı zaman, iktidarın bir şeyi deneyip, başaramayıp vazgeçtiği sonucuna varmıştık. Şimdi sanki ‘’neden olmasın?’’ diye tekrar buna başvurabilirlermiş gibi, ne dersin?
Kadri Gürsel: Öyle görünüyor. Sen aslında durumu çok etraflıca güzel şekilde özetleyip, toparladın. İktidarın, eğer iktidarını korumak istiyorsa, başka türlü davranması da mümkün değil. İlk seçimde seçim sırasında sürece müdahale etmekten ziyade, seçim öncesinde rakiplerine, rakiplerin rekabet etme gücüne müdahil olup onu yargı yoluyla budamak, etkisiz hâle getirmek, yargı yoluyla CHP'yi felç etmek gibi bir amaç gütmesi hiç şaşırtıcı olmayacak ve Akın Gürlek de bu amaçla Adalet Bakanlığına getirildi. İçişleri Bakanlığı’ndaki değişiklikle beraber iki önemli ve devasa stratejik kurumun başına, sertlik yanlısı iki ismin getirilmesi de, bu dönemde bu gelişmelerin habercisi olacağını söylüyor bize. Aslında Akın Gürlek göreve gelince “Tamam, seçim sath-ı mailine girdik” dediler. Ben öyle görmüyorum. Ben seçim sath-ı mailinden ziyade, seçim sath-ı mailinin öncesindeki bir maile girdiğimizi düşünüyorum. İktidar seçim sath-ı mailine hazırlamaya çalışıyor, kendi dilediği şartlarda, kendi arzu ettiği koşullardaki bir seçim sath-ı mailinin sath-ı maili bu. Bu yeni bir temayül, ama seçim sath-ı maili değil. Ondan önce seçim sathının hazırlanması için yapılan bir girişim ve bunun içinde Anayasa süreci de var; Anayasa sürecinden ayrı düşünemeyiz. Anayasa sürecini düşününce, birazdan konuşacağımız PKK ile alakalı süreç de var. Sadece mutlak butlan konusunun yeniden raftan indirilmesi ve tekrar denenmesi değil, Meclis’te milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına da tevessül edecekleri kanaatindeyim. Zaten bunun da hazırlıkları var. Bunu da doğru tayin ettikleri bir zamanda uygulamaya koyacaklardır. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.
Normal şartlarda 2027'nin sonbaharında yapılması beklenen bir erken seçimde, Anayasa değişikliğine bağlı olarak… belki de Anayasa değişikliğinden başlıca muratları, cumhurbaşkanının seçilme sınırını kaldırmaktır. O konudaki engeli kaldırdığın zaman, Erdoğan'ın, sağlığı izin verdiği müddetçe ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasına kapıyı açıyorsunuz; böyle bir düzenleme de gelebilir. Tabii bunları zaman gösterecek. DEM Partisi’nde de bazı hazırlıklar olduğu söyleniyor. O konuda bir haber çıktı, sen de görmüşsündür muhtemelen. İsmi ve kadroları değişecek. Bunlar hep aslında zımnî bir koordinasyonun da olduğunu gösteriyor bence.

Ruşen Çakır: Evet. Süreç dedik, rapor konusu var. Gerçi rapor konusunu ben geçen hafta çok konuştum, onun için çok da fazla tekrarlamak istemiyorum, sözü sana vereceğim. Ama bugün Habertürk'te çıkan bir haber var, aslında beklediğimiz bir şeyin adı konuyor: DEM Parti'nin tepeden tırnağa değişeceği. Adı da kadroları da değişecek. Sonuçta şöyle bir şey olacak: Öcalan, fiilen İmralı'da da olsa, yeni partinin genel başkanı olacak. Ama burada çok önemli bir husus var. Benim bildiğim, süreç başladığı andan itibaren bu hesap yapılırken, sürgündeki siyasetçinin de dönmesinin hesabı yapılıyordu biliyorsun. Osman Baydemir, Fırat Anlı, çok sayıda belediye başkanı, eski milletvekili, parti yöneticisi yurt dışında. Bunların içerisinde, Öcalan'ın yeni partide önemli yerlere getirmek istediği insanlar olduğu da söyleniyor. Ama onların gelmesi için yasal düzenlemeler gerekiyor. Yasal düzenlemeler için de rapor bekleniyordu. Numan Kurtulmuş düzenlemeler için “Ramazan'dan sonra” demiş. Ramazan'dan sonra ne demek? Mart ortası, en erken nisan gibi bir parti değişikliği olacağı kesin.
Kadri Gürsel: Mayıs deniyor, değil mi?

Ruşen Çakır: Yan partileri, yan kuruluşları kapatıp tek bir merkezde toplama vs. Öcalan en son yaptığı açıklamada çok güçlü bir demokrasi mücadelesi vereceklerini ilan etti. Belli ki o yeni partiyle yapacak, ama o âna kadar o partinin elinde sunabileceği bir şey olması lazım. Şu âna kadar devletten hiçbir adım gelmedi. Şimdi bu raporda da hangi adımın nasıl atılacağı muğlak. Mesela, genç yaştaki PKK militanlarının gelmesi, ceza almaması ve topluma entegrasyonu daha kolay olabilir ama orta ve üst düzey kadrolar ne olacak? O konular çok hassas konular. Öcalan ne olacak? ‘’Umut hakkı’’ meselesinde MHP çok bastırdı biliyorsun, ama şimdi sürekli aleyhine açıklamalar yapılıyor. Olmayacak gibi gözüküyor. Akın Gürlek biliyorsun o topa girdi.  Akın Gürlek A Haber'deki yayında, yapılabilecek düzenlemelere çok sınırlar çizdi. Belli ki kendi kafasından bunu yapmıyor, belli ki bir çalışma var. Sonuçta, Kürt hareketi bir şeyler için kolları sıvıyor ama, karşısında, buna çok denk gelen bir siyasî iktidar duruşu yok sanki.
Kadri Gürsel: Evet. Sen “Raporu çok konuştuk” dedin ama raporun bir lafzı ve ruhu var. Bu rapor, Türkiye şartlarına uyarladığın zaman birçok çelişki taşıyor. Rapor izole bir rapor olarak, bir niyet temennisi olarak güzel iyi bir metin. Ama bunu alıp Türkiye şartlarına oturttuğun zaman, çok bol bir elbise gibi geliyor. O elbiseyi nasıl dolduracaksın? Baktığın zaman “Güvenli bir toplumsal ve siyasî ortam fikirler eşit koşullarda ve özgür bir ortamda hakaret ve tehdit içermeyen her türlü düşüncenin ifade edilebilirliğine bir ortam sağlamak, toplumsal bütünlük” diyor. Bugün Türkiye çok kutuplaştırılıyor. Kutuplaşmış hâlde nasıl güçlenecek? ‘’Farklı görüşlerin bir arada var olduğu, çoğulculuğun korunduğu, siyasî rekabetin sürdürüldüğü, siyasî rekabetin sürdürüldüğü bir yapı’’ diyorsan, Silivri'yi boşaltman lazım. CHP'yi tasfiye ediyorsun, CHP'yi bastırıyorsun, bunu CHP rekabet edemesin diye yapıyorsun. ‘’Siyasî partilerle eş zamanlı olarak, demokratikleşmeye yönelik adımlarla birlikte sağlıklı bir çözümün ortamı ortaya çıkacak” diyor. Demek ki Türkiye'nin çok net olarak demokratikleşme ihtiyacı var. Rapor, AYM kararlarının eksiksiz uygulanması gerektiğini söylüyor. “Tutuksuz yargılama tüm yargılama süreçlerinde esas alınmalıdır” diyor. Şu an tüm yargılama süreçlerinde esas alınan tutuklu yargılama. Mesela Alican Uludağ'ı aylar öncesinde attığı tweetler yüzünden neden şimdi aldınız ve tutukladınız? “Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturamaz. Basın özgürlüğünü sınırlayan yasalar değişmelidir” diyor. Eğer bu rapor, demokratikleşme, basın özgürlüğü, hukuk devletinin ihdası gibi bu kadar çok şeyi Kürt sorununu çözmekten ziyade PKK sorununu çözmeyi öncelediğini bildiğimiz bu süreç için ön şart olarak vurguluyorsa, bunu kim uygulayacak? Bundan kim feyz alacak? Bu tavsiye niteliğinde kalacaksa dahi bu tavsiyelere kim kulak asacak?
Ben şunu gerçekten merak ediyorum. Bu gülünç bir tablo, çünkü trajik ve komik. Bu rapora AK Partili üyelerin imza attığını, bunu kabul ettiklerini düşünmek, beni acı acı gülümsemeye sevk ediyor. Çünkü AK Parti, adı Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu olan bu komisyonda sanki bir muhalefet partisi gibi hareket etmiş; o sonuç çıkıyor bundan. Çünkü rapordaki tavsiyelerin iktidar tarafından uygulanması, buna uyulması hâlinde, bu iktidar iktidarda kalamaz. Dolayısıyla bu raporun uygulanması iktidar tarafından mümkün değildir. Ancak çifte hukuk uygulanırsa olabilir, o da gerçekten komik bir tablo ortaya çıkarır. Yani “DEM’e demokrasinin yolları, CHP'ye Silivri'nin yolları.” Kayahan'ın ‘’Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar’’ şarkısını anımsayalım. Çifte hukuka yeni bir yorum getirmiş oluyor, yani çifte standart. Dolayısıyla bu raporun akıbeti ne olur diye ayrı bir başlıkta tartışmak lazım. Burada seçenekler belli. Tavsiye başkanlığa sunuldu, başkanlık bunu bastırır, bu raporu dağıtır ya da Genel Kurul’a gelir, Genel Kurul’da tartışılır ama buradan yasa çıkmaz, ki zaten yasa çıkmasına uygun değil, bütün bakanlıkların ayrı ayrı çalışması lazım, o kolay bir şey değil. Şunlar olur: Cumhurbaşkanlığı politika belgelerine yansır, yasa teklifleri gelir. Önümüzdeki zaman da az. Ama bu raporda, ancak PKK'lıların rehabilitasyonuyla alâkalı konularda adım adım atılabileceği, bugünkü Türkiye'nin şartlarında pratik olarak bana zor geliyor.
Mesela raporda “Kayyum atandığı zaman, yerine İçişleri Bakanlığı atama yapmasın, kayyumun yerine gelecek kişiyi belediye meclisleri seçsin” deniliiyor. Bence bu iktidar bugünkü şartlarda bunu bile yapamaz; bu kadar yumuşayabileceğini zannetmiyorum. DEM Partisi’ne karşı yumuşayıp CHP'ye karşı sertleşmek ise toplumsal bütünlüğü sağlamak şöyle dursun, Türkiye'deki toplumsal yarılmayı daha da derinleştirir. Bu bakımdan, ben bu rapora AKP tarafından imza atılmasının gerçekten bir politik şizofreninin ürünü olduğunu düşünüyorum. Çünkü herhalde bu bir oyun. Bu bir oyun değilse, birileri bizimle eğlenmiyorsa, herhalde Saray’dakiler bakıp “Biz bunu uygulayamayız” demişlerdir. Ama zaten kimse de Saray’dan izin almadan böyle bir raporu hazırlayamaz, böyle bir rapora imza atamazdı. O bakımdan gerçekleşmeyeceğini bildikleri için ürettikleri kolay bir belge olmuş. Fakat gerçekten bir ibret vesikası. AK Partili üyeler, Türkiye'nin, bu raporda serdedilen temennilerden, demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi modernitenin klasik değerlerinden ne kadar fersah fersah uzakta olduğunu da zımnen kabul etmiş oluyorlar. Bunlar eğer gerçekten savunulması gereken değerlerse, Türkiye, bu değerlerin işaret ettiğinin tam zıttı yönünde ilerliyor bir taraftan da. Bu bakımdan da zor görüyorum. Raporun bir temenni belgesi olarak tarihteki yerini alacağını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Bir de şöyle bir durum var: PKK kapandı ama illegal bir KCK var. Bu raporu çok sert eleştirdiler, o da işin ayrı bir boyutu.
Kadri Gürsel: Olabilir ama bu rapor Kürt sorununu çözme iddiası ile hazırlanmış bir rapor değil ki. Merhaba TİP imzalamadı galiba raporu, değil mi? Sen biliyorsundur. Kürt sorununun adının geçmediği için imzalamadı diye kalmış aklımda, değil mi?

Ruşen Çakır: TİP ve EMEP ‘’Hayır’’ oyu verdi.
Kadri Gürsel: Tamam, doğru, ‘’Hayır oyu verdiler. ‘’İmzalamadı’’ diye yanlış söyledim, özür dilerim. Ama zaten bu sürecin Kürt sorununu çözmek gibi bir iddiası yok. PKK sorununu çözmek gibi bir iddiası var. Bu raporda belirtilen görüşler ışığında, o iddianın bile, Türkiye demokratikleşmeyecekse, gerçeklemesi zor bir hedef olduğunu bize gösteriyor.

Ruşen Çakır: Evet Kadri, noktayı koyalım. ‘Hafta Başı’nı burada bitirelim. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
28.02.2026 Öcalan'dan buraya kadar
27.02.2026 Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken
23.02.2026 Hafta Başı (71): ABD İran'a saldırırsa... | Ortak rapor ve sürecin devamı
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
20.02.2026 Yine yeniden: Din elden gidiyor
20.02.2026 Haftaya Bakış (305): Komisyon raporu bize neler söylüyor? | İmralı'ya gazeteciler gidecek mi?
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı